Siyaset Psikolojisi ve Seçmen Davranışı

siyaset psikolojisi ve secmen davranisi

Tüses Vakfı tarafından siyaset iletişim uzmanı Sn. Şeyda Taluk ve Sn. Prof. Dr. Emre Erdoğan  ile yapılan 5 Soruda Siyaset Psikolojisi ve Seçmen Davranışı söyleşisinden sizler için derledik. Ülkemiz için çok önemli bir seçime çok az bir süre kaldı. Seçimlerdeki davranışlarımızı anlamamız, siyasi partilerin davranışlarımızı değiştirmek için hangi yöntemleri kullandıklarını öğrenmek için aşağıdaki yazıyı okuyabilir ya da Sn. Erdoğan ve Sn. Taluj’un söyleşilerini izleyebilirsiniz.

Sorular

  • Seçmen nasıl düşünür, nasıl karar verir?

  • Kutuplaşma psikolojisi nereden besleniyor?

  • Populizm nasıl çalışıyor, nasıl karşılık buluyor?

  • Seçmenlere yönelik manipülasyon nasıl işliyor?

  • Seçmen davranışının değişmesi için neler yapılmalı, nasıl yapılmalı?

Şeyda Taluk

  • Seçmenler genel olarak duygularıyla karar verirler.
  • Tüm araştırmalar, oy vermede duyguların rasyonel düşünceden daha büyük bir rol oynadığını göstermektedir.
  • Türkiye’de seçmenler bireye, lidere oy verme eğilimindedir.
  • Türkiye’de yapılan araştırmalar, seçmenlerin karizmatik liderlere oy verdiğini gösteriyor.
  • Popülist liderler, kitleler arasındaki kutuplaşmayı kullanarak, kitle psikolojisine oynayarak ve duyguları hedef alarak seçmenleri yönlendiriyorlar.
  • Kültürel sosyal gruplar arasında önyargı ve nefret vardır.
  • Bu durum Amerikan seçimlerinde ve dünya genelinde görülmektedir.
  • Popülistler bu nefreti kitleleri kendi anlatıları üzerinden yönlendirmek için kullanırlar.
  • Bu tehlikelidir ve anlayış ve diyalog yoluyla mücadele edilmelidir.
  • Popülizm tehlikeli, ancak ön yargı, öfke ve nefreti çözerek ve insanların birbirleriyle konuşmalarını sağlayarak mücadele edilebilir.
  • Popülizmle mücadele sistemik bir yaklaşım gerektirir.
  • Piramitteki en alttaki kişiyi bir üst seviyeye yükseltmezsek popülizm her zaman kendine kaynak bulacaktır.
  • Seçmen davranışı değiştirilebilir, ancak insanların değişime ikna edilmesi gerekiyor.
  • Seçmen davranışını değiştirmek ciddi bir strateji ve yol planı gerektirir. Buna inanılması gerekir.
  • 1919 -1923 Atatürk’ün ülkemize Cumhuriyeti ve demokrasiyi getirmesi sürecine bakın nasıl bir inanç ve adanmışlık var.
  • 1977 de Bülent Ecevit’in liderliğinde sosyal demokratların %50 oy potansiyeli oluştuğu döneme bakın nasıl bir emek ve liderlik var.
  • Türkiye’nin politik ortamı, seçmenlerin grupları lehine oy verme davranışına dayanıyor.
  • Siyasetçilere olan düşük güvene rağmen Ülkemizde  oy kullanma oranı yüksek.
  •  Seçmenler uzun süredir var olan hükümetleri cezalandırıyor.
  •  Seçmenler oy kullanarak çıkarlarını korur ve ayrıcalıklar elde eder.
  • Türkiye’de oy verme davranışı bireysel özgürlüklerden ziyade cezalandırma veya grup davranışı ile ilgilidir

Seçmen nasıl düşünür, nasıl karar verir?

Bir kere seçmen dediğimizde bir insan ya yapılan bütün araştırmalar aslında seçmenlerin değil, bütün insanların duygularıyla karar verdiğini gösteriyor artık. O yüzden de tek bir cevabı yok. Bu sorunun katmanları ve alt kırımları var. Ama en ağırlıklı olarak bilinen şu ki insanlar duygularıyla karar veriyorlar.

Türkiye’de yapılan araştırmaların büyük bir çoğunluğunda da aslında seçmenin karizmatik lider denilen yani bireye lidere oy verdiğini görüyoruz. Bu karizmatik lider ne demek? Aslında iletişimi iyi özgüvenli kişilere biz karizmatik lider diyoruz. Bunun dışında tabii sosyolojik etkenler de var. Yani sizin içinde bulunduğunuz kitle demografik alarak bulunduğunuz yer genç kadın erkek olmanızda yani bir sürü kriteri var.

Aslında akılla oy verme akılla karar verme meselesi yüzde olarak o kadar küçük ki, ağırlıklı olarak seçmenlerde insanlarda aslında bireyin kendisinde karar verilmesindeki onun duyguları ve çocukluğundan bugüne kadar getirdiği bir çok alışkanlıklar kutuplaşma psikolojisi aslında beslendiği yer. Kitle psikolojisi diyebiliriz. Kutuplaştırma anın derininde aslında zaten bu kitleler ve bu gruplar bu kültürel toplumsal gruplar arasındaki tarihi öfkeler ve nefretler de var.

Dünyanın her yerinde bugün Amerikan seçimlerinde de bunu görüyorsunuz. Zaten gruplar arasında ya da kitleler katmanlar arasında geçmişten bu yana var olan nefreti ön yargıyı bulup bununla oynuyor. Bir sürü popülist lider ve bu kutupsal ulaştırmayı ve kendi anlatı paradigmaların da yani kendi konuşma anlatı eksenlerin ne adapte ederek kitleleri yönlendirmenin yolunu seçiyorlar.

Tehlikeli bir şey mi? Evet, tehlikeli bununla mücadele edilebilir mi? Bununla mücadele etmenin yoluysa var olan bu kutuplaştırmaya neden olan ön yargıyı, öfkeyi, nefreti çözmek için acil mücadelelerde bulunmak ve çözümler sunmak.

Aslında insanların birbirine birbiriyle konuşmalarını sağlamak. Çünkü bu öfke ve ön yargı neden oluşur? Sizin bilmediğiniz anlamadığınız, tanımadığınız bir grup hakkında birden bir popülist politikacı ya da birisi geliyor size bir hikaye anlatıyor ve bu hikayenin belki de gerçeklikle alakası yok. Doğal olarak sizin içinizdeki ön yargı bak zaten ben çocukluğumda da bana böyle yapmıştı işte şimdi böyleler dediği anda da toplumsal hisleri haline dönüşebiliyor.

Popülizm nasıl çalışıyor ve nasıl karşılık buluyor?

Şimdi nesnel bir bakış açısından baktığımızda popülizmin tanımı ortada. Peki bu popülizmin öznesi olan birey yurttaş açısından baktığımızda popülizm onun kendi gündelik hayatını iyileştiren, kendi çıkarları doğrultusunda ona bi şeyler vadeden bir siyasetçi ile ilişkisini görüyoruz.

Şimdi oradan baktığımızda da o da gündelik hayatını kotarma derdinde. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine baktığımızda en temel ihtiyacının işte gündelik hayatını yaşamak, fiziksel ihtiyaçlar olduğunu görüyoruz. Şimdi fiziksel ihtiyaçlarını daha doyuramayan bir insandan piramidin en tepesindeki kardeşlik, kendini geliştirme, barış gibi değerler üzerinde karar vermesini istemek o insana son derece büyük bir haksızlık, insan psikolojisi çok net ağırlıklı olarak önce kendi temel ihtiyaçlarını yani kendini korumak, kendini kurtarmak, kendisiyle ilgili bi gününü ertesi günü daha iyi geçirmekle alakalıdır.

Yani piramit deki en alttaki insanı bi üste çıkarmak için mücadele vermezsek, popülizm her zaman kendine kaynak bulacaktır. O nedenle işe daha çok sistemsel bi konudan bakmak ve bireyin, yani o bireyin özelliğini anlayarak biraz önce dediğim ki popülizmin kaynaklandığı yerden oradaki ihtiyacı karşılayarak popülizm ile mücadele etmek gerektiğini düşünüyorum.

Seçmen davranışı değiştirilebilir mi?

Tabii ki değiştirilebilir, şöyle bi şey var, seçmen davranışı değiştirilebilir derken şunu da söylemek istiyorum, insanları değiştiremezsiniz. Ancak insanları değişime ikna edebilirsiniz. Şuna bakmamız lazım. Biz neredeyiz yani? Bulunduğumuz durumda ulaşmak istediğimiz hedefin önündeki kültürel, sosyal politik engeller nedir, bunların hangileri aşılabilir?

İnsan davranışı değiştiremeyiz, ikna ederiz derken dünyanın en zor işlerinden biri. Ama bunu yapabilmeniz için çok ciddi bir stratejiye, bir yol planına ihtiyacınız var.

Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ün olduğu sürece yani 1919 ve 1923 e bakın, yani kimsenin aklında fikrinde Cumhuriyet demokrasi çok az bi grubun aklında. Bugün geldiğimiz yerde ülkede bir anket yapın, kaç kişi krallığa geçmek ister? Demek ki bi şekilde Cumhuriyeti ve demokrasi  içselleştirilmiş durumda. Bu ne demektir? Bir davranış değişikliği gerçekleşmiş demektir. Atatürk’ün hani meşhur bir lafı var kullanılıyor ya geldikleri gibi giderler, geldikleri gibi giderler dediğinde şöyle bi şey var, bir kafasında gerçekten bi planı var. İki buna gerçekten inanıyor. Şimdi insanların bi kere zaten en başta davranışlarınızı değiştirmeniz için.

Buna inanmanız lazım. Öteki türlü insanlar asla değişmez insanlar yedisinde neyse yetmişinde nedir odur diyenler benim gözümde kusura bakmayın, tembel insanlardır.

Çünkü diğeri gerçekten çalışmak gerçekten emek gerçekten üzerine ter akıtmak gerektiren bir şeydir. Doğduğun ev kaderindir diye bir laf var. Doğru doğduğunuz ev ama bu kaderi değiştirebilir misiniz? Tembelseniz buna inanır ve bunun kölesi olursunuz. Çalışmazsanız kaderinize razı olursunuz. Ama gerçekten Mustafa Kemal Atatürk gibi bir liderseniz bu kaderi değiştirmek için elinden geleni yaparsınız.

İkinci şey size sözünü ettiğim 1977 Bülent Ecevit, Türkiye’de özellikle sosyal demokrasinin çok ciddi incelemesi okuması bu konu üzerine düşünmesi gereken bir yıl. 1977 bu ülke hani sosyal demokrasi asla Türkiye’de çoğunluk olamaz diyor ya %50 lerin üzerine çıkmış bir oy potansiyeli var.

Bunu zamanın ruhu diye açıklayabiliriz. Hayır isteyene ben bunun zamanın ruhu olmadığını nasıl bir çalışma nasıl bir emek, insanların köy köyü nasıl dolaşarak örgütlendiğini, köylüleri Bülent Ecevit’in ne kadar çalışkan bir lider olduğunu anlatabilirim. Sağa oy veren kırsal kesimi ikna etti. Bülent Ecevit, buraya bakmak lazım işte bir seçmen davranışı, değişikliği ve bunun benzeri bir sürü örnek var Türkiye siyasi tarihinde eğer seçmen davranışı üzerinden konuşuyorsa.

Ama, eğer sadece böyle klasik iletişim mecralarını kullanarak reklam yaparak televizyonda konuşarak insanların davranışlarını değiştirebileceğimizi düşünüyorsak, hayır değiştiremeyiz.

Siyasetçilere güven düşükken oy kullanma oranı neden yüksek?

Bir kaç nedeni var? Aslında Türkiye çok politize bir toplum politize olmanın birkaç tane nedeni var. Türkiye’de de Amerikan seçimlerinde de gördüğümüz şeyde şimdi söyleyeceğim. O Amerikan seçimlerinde gördüğümüz, yani Trump oyunda gördüğümüz ve Türkiye’de benzeşen ne?

Birincisi türkiye’de de ağırlıklı olarak son yıllarda değil, seçmen uzun yıllar var olan iktidarları cezalandırmak, onlardan intikamlarını almak için sandığa gidiyor. Yani sana gününü göstereceğim, benim söyleyecek tek bir sözüm var bunu da burada söyleyeceğim  Türkiye’de de bu uzun yıllar böyle.

Türkiye’deki seçmenin kendi ekonomik çıkarlarını gözetmek, kendine daha farklı imtiyazlar elde edebilmek için ait olduğu grup, ait olduğu kitle lehine oy verme davranışı belirlenmeye başladı.

Türkiye’de, Amerika’yla, Türkiye’nin ya da batı ülkeleriyle Amerika demeyelim de batı ülkeleriyle Türkiye’nin oy davranışları şöyle, çok önemli bir fark var. Türkiye’de hiçbir zaman birey yani belirli bi küçük grup dışında bireysel özgürlükler seçmen davranışının temelinde yatmıyor. Ya işte cezalandırmak gibi ya da daha çok biraz önce sözünü ettiğim gibi içinde bulunduğu kitleye beden kitle aracılığıyla imtiyazlar elde etmek, kazananın yanında olmak gibi davranış şeyini daha çok görüyoruz. Ancak türkiye’de yani seçmen nüfusu gençleştikçe bu bireysel özgürlük ihtiyacının da arttığını görüyoruz.

Ne yazık ki şu anda o sözünü ettiğim yani bireysel özgürlükten yana olan ve daha genç olan seçmen nüfusu şu anda zaten ortada duran kime oy vereceği bilinmeyen. Çünkü bunlar da seçmen derken bir blok oy değil, kendi içinde segmentleri ve kırımları var kendi katmanları var.

Ama, Türkiye’de bireysel özgürlükler şu an için ne yazık ki seçmen davranışı belirleyen şey değil. Daha çok ayrıcalıklar ya da cezalandırmak belirlendi diyor.

Ama şunu söyleyebilirim, Türkiye siyasetle ilgilenmeyen siyasete ilgisi konusunda dünyanın birçok ileri ülkesinden daha ileride bu şeye benzetiliyor ya futbol ve siyaset bu coğrafyanın en çok konuşulan kahvelerinde en çok konu olan meseleleri. Ama buna dahil olmak, bunu iyileştirmek üzere bir hareket çabası var mı? Orası tartışılır.

Prof. Dr. Emre Erdoğan

  • Seçmenler kendi çıkarlarını maksimize etmek için en iyi tercihi yapmayı bildiklerini düşünürler.
  • Seçmenler duygusal varlıklar oldukları için kararlarını duyguların etkisiyle verirler.
  • İdeal demokrasi teorisindeki seçmen idealize edilmiştir.
  • Duygusal kutuplaşma, insanların birbirine katlanamama halidir ve insanların birbirleriyle ilişkilerini zedeleyebilir.
  • Kutuplaşmış bir ortamda siyasi tolerans azalır ve insanlar haklarını geri almak için mücadele edebilirler.
  • Duygusal kutuplaşma, insan dışılaştırma gibi faktörleri tetikleyebilir ve böylece insanların birbirlerine eziyet etmesine neden olabilir.
  • Siyasetçiler, kutuplaşmış bir ortamda işlerini kolaylaştırmak için insanların öteki tarafları hakkındaki duygularını körükleyebilirler.
  • Popülizm, yaygın olarak kullanılmasına rağmen henüz tam olarak tanımlanmamış bir terimdir. Sadece siyasette değil, genel olarak toplumda da görülebilen bir olgudur.
  • Popülist politikacılar, insanlar arasında bölünme ve “biz ve onlar” duygusu yaratan bir dil kullanırlar. Genellikle sıradan insanların karşılaştığı sorunlar için kurulu düzeni suçlarlar.
  • Popülizm krizlerden beslenir ve popülist liderler suçu kendilerinden uzaklaştırmak için genellikle bir günah keçisi kullanırlar.
  • Kurulu düzeni suçlamanın yanı sıra popülistler azınlıklar veya yabancılar gibi diğer grupları da hedef alır ve farklılıklarını daha fazla bölünme yaratmak için kullanırlar.
  • Popülizm insanların oy verme şeklini değiştirir ve duygusal çağrılar genellikle mantıksal olanlardan daha etkilidir. Empati ve anlayış, öfke ve bölünmenin dağıtılmasında önemlidir.
  • Bazı ülkelerde seçime katılımın yüksek olması, insanların kendi kaderlerini değiştirebilecekleri inancından kaynaklanmaktadır. Diğer durumlarda ise düşük katılım, hayal kırıklığı ya da oy vermenin bir fark yaratmayacağı inancından kaynaklanabilir.
  • Kutuplaşma, popülizmin bir özelliği olup “biz ve onlar” duygusu yaratabilir ve oyların değerini azaltabilir. Bir grubun her zaman kazandığı ve diğer bir grubun her zaman kaybettiği bir duruma yol açabilir.

Seçmen nasıl düşünür, nasıl karar verir?

İdeal demokrasi tanımı her seçmenin kendi çıkarını düşündüğü yönündedir. Biz çok akıllı insanlar olarak tırnak içinde kullanıyorum. Kendi çıkarımıza çok iyi biliriz. O çıkarlarımızı maksimize etmek için o çıkarımızı karşılamak için en iyi tercihin hangisi olduğunu biliriz diye düşünülür. Ideal demokrasi teorisi bu ama ideal demokrasi çalışmıyor. Neden biz o kadar akıllı değiliz? Yani kendi çıkarımıza un ne olduğunu bilecek kadar akıllı insanlar değiliz. Öteki tarafta öznel bir şey bu yani herkesin çıkarı kendisine göre değişiyor. Dolayısıyla insanların tırnak içinde objektif çıkarlarıyla sübjektif çıkarlar arasında farklar olabiliyor.

Üçüncüsü algılar devreye giriyor. İnsanlar kendi çıkarlarını en iyi şekilde tatmin edecek partinin ya da adayın hangisi olduğundan emin olamıyorlar.

Dördüncüsü duygular devreye giriyor. Yani insanlar olarak biz duygularımız olmadan düşünen varlıklar değiliz. Bilakis duygularımız olmazsa düşünemiyoruz. O yüzden de herhangi iki aday arasında tercih yaparken kararımızı duyguların çevrelediği bi şekilde yapıyoruz. O da öfkeliyken farklı karar veririz. Sakinken farklı karar verebiliriz.

Dolayısıyla da aslında ideal demokrasi tanımındaki ideal seçmenden çok farklı bir yerdeyiz. Duygularıyla karar veren biraz da yetersiz insanlarız diyelim.

Kutuplaşma psikolojisi nereden besleniyor?

Kutuplaşma kavramının kaynakları çok farklı olabiliyor. Nereden besleniyor diye düşünürsek öncelikle birden fazla kutuplaşma var. Bu kutuplaşmanın makul tanımı da var. Bu ne demektir? Herhangi bir siyasal sistemde kutuplaşma olabilir, sağ ve sol ayrımları. Birbirlerini öldürmedikleri sürece kabul edilebilir ama bir duygusal kutuplaşma dediğiniz mesele var.

Duygusal kutuplaşma dediğimiz şey, insanların birbirine katlanamama hali. Yani insanlar birbirleriyle komşu olmak istemiyorlar. Çocuklarının evlenmesini, oynamasını, iş kurmak istemiyorlar. Başka parti taraftarlarıyla ikinci olarak insanlar kendilerini diğer parti taraftarlarının ahlaki olarak daha üstün görüyorlar. Yani vatanseverlik, insancıllık her türlü iyi sıfatı kendilerine layık görüyorlar. Bütün kötü sıfatları da diğerine layık görüyorlar. Oysa böyle bir şey yok. Bir insan a partisini ya da  b partisini  seçiyor diye daha az onurlu ya da daha çok onurlu olmaz.

Üçüncüsü bizim için daha önemli olan kutuplaşmış bir ortamda insanlar hakları geri almaya çalışıyorlar. Siyasi tolerans azalıyor. Eğer biz birinden nefret ediyorsak onu küçük görüyorsak o insanın doğal haklarını kullanmasına da rezerv koyabiliyoruz. Nedir; siyasi parti kurmasın, aday olmasın, basın toplantısı yapmasını istemiyoruz. Hatta diyoruz ki işkence de görebilir, telefonları dinlenebilir.

İşte bu çok tehlikeli bir yol çünkü kutuplaşma dediğimiz şey, insanların birbiri hakkında bu kadar olumsuz duygulara sahip olması, insan dışılaştırma dediğimiz bir faktörü tetikliyor. Onları insan gibi görmemeye başlıyoruz, insan gibi görmemek de işte bütün bu soykırımı oyküsünün arkasında yatan şey birisini insan olarak görürseniz zaten o soykırımda yaptığınız eziyetleri yapamazsınız. O işkenceleri yapamazsınız. Şimdi insanlar birbirlerine işkence yapıyor değil. Siyasi kutuplaşmadan ama o yolu açmış oluyorsunuz. Ve buradan besleniyorsunuz. Kutuplaşmanın özellikle duygusal kutuplaşmanın en büyük sakıncası bu.

Duygusal kutuplaşma nereden besleniyor siyasetçilerden? Çünkü kutuplaşmış bir ortamda siyasetçilerin işleri daha kolay oluyor. Çok uğraşmaları gerekmiyor.

Çünkü siz ötekinden nefret ettirdiğiniz zaman herkes arkanıza diziliyor. Çünkü size oy vermek kendinizi ahlaki olarak daha iyi hissettiriyorsa seçmenle böyle bi duygu veriyorsanız, insanları akıl yoluna davet etmenize gerek kalmıyor, onlar için ne yapacağınızı anlatmanız gerekmiyor. Onların durumunu nasıl düzelteceğini söylemeniz gerekmiyor. Arkama dizin diyorsunuz diyorlar. Şu anda da görüyoruz.

Birisine oy vermek için başkasından nefret etmek yetiyor. Kutuplaşma olduğu zaman ama bu olmaz. Demokrasinin ve birlikte yaşamanın mümkün olması için birisinden nefret ediyorsunuz diye başkasına veremezsiniz. Sizin için ve daha önemlisi herkes için en iyi tercih yaparak oy verirsiniz.

Ama bu tür siyaset siyasetçinin çok işine geliyor, medyanın çok işine geliyor. Medya magazinleştiriyor zaten medyanın magazinleştirme ivedikleştirme, kolaylaştırma gibi bir önceliği var. Herhangi bir konuyu detaylı olarak anlatmak yerine bunu a partisi destekliyor demek ya da b partisi destekliyor demek yetiyor. Partizan medya var yani a partisinin b partisinin medyası var. Ikisinin de herhangi bir konuda ne söyleyeceğini biliyoruz. Medyanın da çok işine geliyor ve en önemlisi insanların işine geliyor. Bütün bu karmaşık ortamda liderimize bakmak çok işimize geliyor.  Siyasetçilerin, medyanın ve insanların, sivil toplum kuruluşlarının hemen herkesin işine gelen bir ortam siyasal kutuplaşma.

Nasıl çıkılır?  Yine insanlar çıkartıcak. Buradan faydalananların bunu değiştirmesi mümkün değil çünkü burdan çıkar sağlıyorlar.

Populizm nasıl çalışıyor, nasıl karşılık buluyor?

Öncelikle popülizm kavramının tanımında henüz uzlaşmış değiliz. Bunu söylemekte fayda var. 1967 sanıyorum sosyal bilimciler toplanıyorlar Londra’da popülizm nedir konferans yapıyorlar. Çıkış bildirgesi popülizm tanımı yok olarak oluyor, hâlâ da tanımlanmış değil. Popüler bir tanımımız var ama popüler olmasının sebebi kolay olması. Yani doğru olması değil, popülizme neyi görüyorum onu söyleyeyim.

Öncelikle ben popülizmin her düzeyde olacağını söylüyorum, yani popülizm sadece siyasette olacak bir şey değil. Popülizmi evde de olur, sınıfta da olur, spor kulübünde de olur. Demek ki öyle bir popülizm tanımı yapacağız ki her yerde geçerli olacak. Sadece siyasetçilerin yaptığı bir şey değil. Bunu bir kenara koyalım.

Popülizmin özellikleri nedir? Popülist halk olarak adlandırdığımız insanlarda neyi görüyoruz, bölme görüyoruz, ayrıştırma görüyoruz. Popülist siyasetçiler toplumu biz ve onlar diye ayrıştırıyorlar.

Biz halkız, saf erdemli her şeyin özü olan buraya halkı koyuyor. Onlar kim işte onları değiştiriyor. Bunların birincisi müesses nizam dediğimiz insanlar: Siyasetçiler olabilir, ticaret adamları olabilir, sivil toplum kuruluşları olabilir, medya olabilir. Bunu bir müesses nizam diyor ve müesses nizamla halkı karşı karşıya koyuyor ve müesses nizamı kendi çıkarını düşünmekle suçluyor halkın çıkarını değil.

Bu birincisi kim halkın çıkarını düşünecek? Müesses nizam düşünmeyecek ise popülist siyasetçi düşünecek çünkü popülist siyasetçi içeriden çıkıyor, halkın içinden çıkıyor. Halkın vücut bulmuş hali, popülist siyasetçi. Dolayısıyla diyor ki, ben halis halkım zaten. Doğru olması da gerekmiyor, demesi yetiyor ikna etmesi yetiyor.

Çünkü halktan çok farklı hayat yaşayan popülist siyasetçiler de var.

Popülist, krizden besleniyor, ortada bir kriz var. Bizim şu anda popülizme düşmemizin sebebi 2008 finansal krizi. Ama bütün popülist hareketler bir krize yaslanmışlar 19. yüzyıldan beri. Krize çözüm olarak bir günah keçisi işaret ediyor popülist siyasetçiler.

Şimdi bu günah keçileri de değişiyor. Öncelikle biraz önce bahsettiğim müesses nizam tabii ki günah keçisi, dış mihraklar günah keçisi uluslararası kurumlar, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler,  Nato çünkü onlar kimin çıkarını düşünüyor diye soruyoruz. Popülist siyasetçi Brüksel’deki kimin çıkarını düşünüyor? Halkın değil, kendi çıkarını düşünüyor. Hep aynı argüman dış mihrakların iç destekçileri her zaman bulunur söylemde.

Yani bu da yine birtakım bürokratik elitler ama onun haricinde kültürel bir çatışma ve gelir. Yurt dışına giden uluslararası şirketlerde çalışan ya da uluslararası kültüre entegre olmuş insanlar da günah keçisi ilan edilir. Halkın değerlerine yabancılaşmış  günah keçisi olarak bizimle yaşamak zorunda kalmış azınlıklar işaret edilir. Bunu siz Suriyelilerden alırsınız, Romanlara giderseniz LGBT bireylere gidersiniz, sizinle aynı fikirde olmayan azınlıklara gidersiniz,popülistler der ki başımıza kötü bir şey geldi, sorumlusu bunlardır, bunlara karşı da sizi ben koruyacağım.

Popülizm en büyük özelliği bölmesidir ve bunun üzerine siyaset yapmasıdır. O yüzden zaten kutuplaşma ile de üst üste geçiyor çünkü kutuplaşma da bir toplumsal bölünmeye dayanıyor.

Popülizm de seçmen davranışını değiştirmek için yapacağımız şeyler insan davranışını değiştirmek için yapılacak şeyler den farklı değil. Öncelikle bunu duygusal olarak yapacağız. Çünkü biz duygularıyla hareket eden canlılarız, insanların duygularının ne olduğunu anlayarak duygularından beslenen siyasi tavırlarda değiştirme yapacağız.

Öfke mi öfke adaletsizlikten kaynaklanır, tiksinti mi anormallikten yabancılaşmadan kaynaklanır. Utanç mı insanın kendi hatasından kaynaklanır? Bu duyguların ne işe yaradığını biliyoruz ama herkesin öncelikle kendi duygularının farkına varması gerekiyor. İki diğerinin duygularının farkına varması gerekiyor ve bu empati gerektiriyor ve o duyguyu kırmamız gerekiyor.

Mesela; Amerika Birleşik devletleri’nde siyahi seçmenler sokağa döküldü ise bu öfkedir, öfkenin sebebi adaletsizliktir. Adaletsizlikle hem dönüşümsel adaletsizliktir hem de süreç adaletsizliğinin. Dolayısıyla zaten teşhis belirlenmiş karşınızdakine öfkelenme demeyeceğiz, sakin ol demeyeceğiz. Onun öfkesinin kaynağını anlayıp oraya gideceğiz.

Ve en önemlisi tabii ki duygudaşlık, yani karşıdaki ile aynı duyguyu hissettiğimizi göstermemiz gerekiyor. En zoru bu, çünkü kutuplaşmadan beslendiğimiz için zaten duygusal mesafe artmış durumda. Bir adım ileriye gidip ötekini de üzen şeyin ne olduğunu anlamak ve hak vermeye çalışmak en büyük sorun ama buradan başlamamız lazım.

Bizim için doğru olanı da onun için doğru olmasını bekliyoruz ama öyle bir şey yok. Aynı duyguları hissetmediğimiz için doğru aynı olmaz zaten aynı olaydan aynı duyguyu hissetmiyorsanız aynı doğruda değilsiniz. Dolayısıyla duyguda ortaklaşmak gerekiyor ya da bunu yapmayız kutuplaşmadan yararlanırız. Yine kimlik sayımı yapar gibi herkes kendi partisinin adayı arkasına dizilir ve oy verir.

Aslında dünyada neden seçimlere katılım yüksek diye sormak gerekiyor bütün bu siyasi çürümüşlüğe göre. Aslında çok yüksek değil şimdi gündemde olduğu için söyleyeyim, Amerika Birleşik devletleri’nin rekor kırıldı dediği şey %65 civarında,  evden oy kullanabildiğini seçim sisteminden bahsediyoruz.

Bizde yüksek, bizde yüksek olmasının sebebi tartışmalı çünkü bizde zorunlu bizde de düştüğü zamanlar oldu 2007 referandumu gibi ama biz her zaman %70’ler, %85 ve de %90’ları geçtiğimiz zamanlar var.

Bizde neden yüksek, çünkü bir öfke var. Şimdi sıradan vatandaşın esas meselesi zaten oraya geliyor, kendi hayatını belirlemek için de çok fazla enstrüman yok. Yani düşünürsek kimi seçiyoruz ki siyasi kademenin hiçbir noktasında hiç kimseyi seçmiyoruz, başbakanı seçmiyoruz. Çünki başbakanı kendi partisi seçiyor. Milletvekillerini seçiyoruz, ancak milletvekillerini zaten parti liderleri seçiyor. Parti liderini seçmiyoruz çünkü parti liderini, milletvekilleri ve delegeler seçiyor.

Ben kimseyi seçmiyorum, sonuçta bütün bunlar benim kaderim üzerinde söz hakkına sahipler ben değilim.

Ne kalıyor? Seçim ilüzyonu kalıyor. Sonra bütün bu gürültüye rağmen bütün bu yetersizliğime rağmen gidiyorum oy veriyorum, belki kaderim değişir. Bizde ve dünyada seçime katılımın arttığı dönemler, insanların kendi kaderlerinin ellerinde olduğunu düşündükleri zaman oluyor, yani bizde geçen mart seçimlerinde ve haziran seçimlerinde olduğu gibi. İnsanlar evet ben  kaderimi etkileyebilirim söz hakkım olabilir dediği zaman.

Bakın, bugün Amerika Birleşik devletleri’nde hâlâ düşük olmasına rağmen rekor sayıda oy kullanılmışsa, bunun sebebi insanların kendi kaderlerini kontrolünü alma ihtiyacıdır, tabii ki insanın irade kaderi kendi iradesinde değil biz bunu deneyerek görüyoruz ama buna ihtiyacımız var buna inanma ihtiyacımız var bu olduğu zaman biz sandığa gidiyoruz işte artma ve azalma bu şekilde oluyor.

Eğer insanlar bi şey değiştirebileceklerini inanıyorlarsa insanlara siz bu duyguyu veriyorsanız sandığa gidiyorlar.

Kutuplaşmış siyasette sandığa gitme oranları daha rahat oluyor. Çünkü kutuplaşma demek 50 50 ikiye bölünmüş demek 50 50 ikiye bölündüğü zaman her oyun değerli olduğunu zaten gösteriyorsun insanlara, sen olmazsan bir eksiğiz.

Eğer taraflardan biri bezginlik ve katılırsa o 50 50 olmaz zaten o başka bir şeye dönüşür, hegemonyaya dönüşür. Yani bir blok ya da bir kesim sürekli kazanır, diğerleri kaybeder. Bunun örneklerini gördük. O zaman daseçime katılım oranları düşer. Kutuplaşma zirvesindeyken seçime katılımda tetikler.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*