Yürümenin Felsefesi!

yurumenin felsefesi
yurumenin felsefesi

Yürümenin Felsefesi Nedir? Fransız filozof Frederic Gros Yürümenin Felsefesi isimli kitabında bize yürümenin tamamen kendimiz olmanın yüce duygusunu deneyimlemenin bir yolu olduğunu söylüyor. Yürümenin Felsefesi kitabı, bize yürüyüş kadar sıradan bir şeyin bile kendisi için yapıldığında hayatımızın önemli bir parçası olabileceğini anlatıyor.

Yürümek hepimiz için önemlidir. Düzenli yürüyüşler kemik sağlığını destekler, kan basıncını düzenler ve hatta Alzheimer’ı önleyebilir. Sağlığımız korumak için günde 10.000 adım atmamız gerektiğini belirtiyor bilim insanları.

“Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir. Daha evvel de söylediğim gibi, Kutsal Tin’e karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır.”                                                                                                                                     Friedrich Nietzsche

Frederic Gros’un Yürümenin Felsefesi isimli kitabı bize yürümenin egzersizden daha fazlası olduğunu hatırlatıyor.

Fransız filozof Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi adlı kitabında şaşırtıcı derecede felsefi yürüme eylemini araştırıyor. İnsanların yoğun programlarına uymaya çalıştıkları hafif egzersizi veya A noktasından B noktasına pragmatik yürüyüşümüzü değil, doğada bize günden güne kaçma şansı veren uzun yürüyüşleri kastediyor.

Gros için yürümek, kendimizle yeniden bağlantı kurmamızı sağlayan özgürleştirici bir eylemdir. Partilerde tanıtıldığımız veya ofiste uzun bir günü atlatmak için takındığımız yüz olan kendimiz değil, sosyal gelenekler ve günlük kaygılarımız hakkında endişelenmekten kurtulmuş gerçek benliklerimiz ortaya çıkar yürürken.

Bir ormanda uzun bir yürüyüş, ona sadece uzaktan bakmanın yapamadığı bir şekilde yüce benliğimiz ile bağlantı kurmamızı sağlar. Uygun şekilde yapıldığında yürüyüş, modern, hızlı tempolu yaşamlarımızda ulaşılması zor olabilecek bir şekilde olmamızı sağlar.

Bunu Frederic Gros şu şekilde açıklıyor:

Yürüyerek, kimlik fikrinden, birisi olma, bir isme ve bir geçmişe sahip olma cazibesinden kaçarsınız. Birisi olmak, herkesin kendi hikayesini anlattığı akıllı partiler ve psikologların görüşme odaları için çok iyi olabilir. Ama birisi olmak aynı zamanda toplumsal bir yükümlülük değil midir ki, oto portreye sadık kalınmalıdır ki bu aptalca ve külfetli bir kurgudur? Yürüme özgürlüğü, herhangi biri olmamakta yatar; çünkü yürüyen bedenin bir tarihi yoktur, o sadece kadim hayatın akışındaki bir girdaptır.

Ve hiçbir şey yapmamakla, genellikle telaşlı, olaylarla dolu bir programda bulunandan daha fazla hayat bulabileceğini açıklayarak birçok yürüyüşçü adına konuşuyor;

Yavaş yürüyüş günleri çok uzundur: Daha uzun yaşamanızı sağlarlar, çünkü eklemleri zorlayarak onlara eziyet etmek yerine her saatin, her dakikanın, her saniyenin nefes almasına, derinleşmesine izin vermişsinizdir.

Gros, yürüyüşe çıkan şehir sakinlerinin aslında yaptığı şeyin “gezinmek” olduğunu söylüyor ve açıklıyor;

Şehirli aylaklar (flanör) yürümeyi deneyimliyor, ancak Nietzsche ya da Thoreau’dan çok uzak bir şekilde. Şehirde yürümek, doğadaki uzun gezintileri sevenler için bir işkencedir çünkü kesintili ve düzensiz bir ritim dayatır.

Düzenli olarak dolambaçlı bir kır yolunda yürüyüşe çıkamasanız bile, yürüyüş sizi hem modern metropolün içine hem de dışına yerleştirerek felsefi bir fayda sağlayabilir.

Burada flanör’ü açıklamak gerekiyor. Bu ifade Fransızca da “avare gezen” anlamında ilk kez Charles Baudelaire tarafından kullanılmış. Baudelaire bu tabiri kendini şehirden soyutlayan ve yürüyerek şehri gözlemleyen insanlar için kullanmış, tutkulu bir gözlemci olduğunu söylemiş. Bedenen şehrin içinde ama aklı şehri gözlemekte olan bir gezer  flanör.  Bu tabir gündeme geldiğinde genelde Walter Benjamin’in Pasajları’na da bakılıyor. Benjamin flanörün bir isyankar olduğunu ima ediyor bir bakıma. Tüketim toplumuna, içinde yaşadığı insanlara bir tepki olarak bu hayat tarzına itilmişti belki de. 

Hayatın bir parçası yürümek!

Yürümek bir çok filozofun hayatlarının önemli bir parçası olduğunu belirtiyor Gros kitabında.

Profesör Gros, uzun yürüyüşler yapan birkaç büyük düşünürden bahsederken, alışkanlıklarını ve bunun işleriyle nasıl bağlantılı olduğunu açıklıyor.

Hevesli bir yürüyüşçü olan Nietzsche ile başlıyor. Nietzsche, başlangıçta migren ve felç edici ağrılarından kaçınmanın bir yolu olarak kullandığı yürüyüşün, nehirlerin, ormanların, göllerin ve Alp dağlarının doruklarının yanından geçtiği uzun yürüyüşlerin düşüncelerini berraklaştırdığını ve harekete geçirdiğini fark etti. Yürümeyi, yaşamının hayati bir parçası olarak gören Nietzsche şöyle diyor:

“Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz (gelenek, alışkanlık) açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.”

Yürüyüşleri bir ilham kaynağıydı ve en verimli döneminin Sils Maria’yı yaşadığı ve Alpler’de yürüyüş yapabildiği zamanlar olması tesadüf değil. Yazmayı da ayaklara bağlıyor. Müzik için mesela ayağın ritim tutmuyorsa çöp diyor.

Frédéric Gros, Nietzsche’nin hareket halindeki zihinle ilişkisinin öne çıktığı Yürümenin Felsefesi kitabında şöyle yazar:

Beklenen bir manzarayı ortaya çıkaran yoldaki dönemece ulaşmak için uzun bir yol yüründüğünde ve bu manzara ortaya çıktığında, manzarada her zaman bir titreşim vardır. Yürüteç vücudunda tekrarlanır. Birbirinin titreşiminden beslenen iki telin akortlu olması gibi iki varlığın ahengi, sonsuz bir yeniden başlama gibidir. Ebedi Dönüş, bu iki olumlamanın tekrarının sürekli bir çemberinde açılımıdır, mevcudiyetlerin titreşiminin dairesel dönüşümüdür. Yürütenin manzara karşısında hareketsizliği… bu birlikte-varlığın yoğunluğu, mübadelelerin belirsiz bir döngüselliğini doğurur: Ben hep burada, yarın, bu manzarayı düşünürken bulundum.

Yürüyüşlerini ancak fiziksel ve zihinsel sağlığı bozulunca bıraktı ve tekerlekli sandalyeye mahkum oldu.

Immanuel Kant da düzenli bir yürüyüşçüydü ve düzenli olmaya önem veriyordu. Günlük yürüyüşünü her gün tam olarak beşte yapardı ve komşularının saatlerini onun rutinine göre ayarladıkları söylenirdi. Hayatı boyunca hep aynı rotada yürümüş Kant. Hatta bu rota daha sonra filozofun yolu olarak adlandırılmış.

Kant bu katı yürüyüş programdan yalnızca iki kez saptı, biri kitap almak için, biri de Fransız devriminin patlak vermesiyle ilgili haber almak için bir gazete yayıncısına koşuşturmak için.

Nietzsche’nin yürüyüşünün aksine, Kant’ın yürüyüşleri yazma sürecinin doğrudan bir parçası değildi. Bunun yerine, felsefi çıktısı için itibar ettiği, son derece ince ayarlanmış rutininin bir parçasıydılar. Yürüyüş, gurur duyduğu fiziksel sağlığı ve birkaç dakika düşünmek zorunda kalmama şansı içindi.

Rousseau, sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiğini söylüyormuş.

“Benim çalışma odam kırlardır” diyor Rousseau

20 yaşına kadar epey uzun yürüyüşler yapıyormuş. Sonrasında şan şöhretle birlikte yürümelere ara vermiş. 40 yaşında yeniden bu yola girmeye karar vermiş. Yaşarken kitaplarının yakıldığı bir dönemi dahi yaşamış.

“Hiçbir zaman yalnız yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım.”

“Ben keyfimce yürümeyi, canım istediğinde de durmayı severim. Bana seyyar bir yaşam gerek. Güzel bir havada, güzel bir ülkede telaşa gelmeden yol yürümek ve yürüyüşün sonunda da hoş bir manzarayla karşılaşmak, onca yaşam tarzı arasında zevkime en uygun olanı.”

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir.” – Henry David Thoreau

David Henry Thoreau, Walden isimli kitabıyla bir göl kıyısına inşa ettiği kulübesinden hareketle insanın yaşayış biçimine dair enfes çıkarımları olan bir yazar. Thoreau için doğada yürümek, varış noktası olmayan bir tür hac yolculuğuydu . Kutsal Toprakları her yanını sarmıştı. Ve yürüdüğü sürece yeni tapınaklar, ibadet edilecek yeni yerler keşfetmeye devam etti. Sabah yürümeyi öneriyor ve “sağlık kendini sabahlara duyulan sevgide belli eder” diyor.

Frédéric Gros, kitabında yürüyüşün yavaş olması gerektiğini belirtiyor.

“Yavaş yavaş yürüdüğünüzde günler çok uzundur. Daha uzun yaşamanızı sağlarlar, çünkü zamanı eklemlere eziyet ederek geçirmek yerine her saatin, her dakikanın, her saniyenin nefes almasına, derinleşmesine izin verirsiniz. “

“Yavaşlık, saniyelerin, bozuk bir musluktan pıt pıt su damlaları gibi teker teker, damla damla o noktada hemhal olmaktır. Zamanın esnemesi mekanı derinleştirir. Yürümenin sırlarından biridir bu: Manzaraya, onu her adımda biraz daha tanıdık kılan bir yavaşlıkla yaklaşmak. Tıpkı dostluğu derinleştiren düzenli görüşmeler gibi.”

Yürüyüşü kiminle yaparsınız? Frederic Gros ve kitabında örnek verdiği filozoflar da yürüyüşün yalnız yapılması gerektiğini belirtiyorlar.

“Thoreau’nun söylediği gibi özellikle kimselerin uğramadığı sabah saatlerinde evde bana eşlik eden pek çok arkadaşım olur (ağaçlar, güneş, çakıl taşları…). Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. Sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. Ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalan söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. Sanki hep öyleymişiz gibi…”

“Yüyürken hiçbir zaman yalnız değilizdir çünkü yürüdüğümüzde çok geçmeden iki kişi oluruz, özellikle de uzun süre yürüdükten sonra. Tek başımıza olsak da bedenimizle ruhumuz arasında sürekli bir diyalog vardır her zaman.”

Felsefe dışında, birçok dahi yürümenin faydalarını anlamıştır. Yerel inanışa göre, Beethoven ilham bulmak için Avusturya’nın Mödling kentinde yaşarken düzenli olarak Viyana Ormanları’nda uzun yürüyüşler yapardı ve bulması ihtimaline karşı sık sık yanında kalem ve kağıt taşırdı . Charles Dickens, uyuyamadığı zamanlarda yürümekten keyif alırdı ve yürümeyi aklı başında kalmanın bir yolu olarak görürdü .

William Wordsworth, üretken bir yazarlık kariyeri sürdürürken hayatı boyunca yaklaşık 175 bin mil yürüdü. Birbirine zıt gibi görünen bu iki alışkanlığı iki nedenden dolayı başardı. İlk olarak, romanlardan daha kısa (ancak daha kolay olması gerekmez), şiirlerin üretilmesi daha az gerçek yazma süresi gerektirir. İkincisi, Wordsworth’ün yürüyüşü bir bakıma yazmaktı. Ona göre yürüme eylemi şiir yazma eyleminden “bölünemezdi”. Her ikisi de ritmikti, her ikisi de ölçü kullanıyordu. Yazmak için yürümesi gerekiyordu.

Belki de yürümeyi bir noktadan diğerine gitmek için bir eylem veya hafif bir egzersiz olarak görmeyi bırakıp onu daha temel bir şey olarak görmeye başlamanın zamanı gelmiştir. Hepimiz Nietzsche gibi beş saatlik yürüyüşlere çıkamasak da kendimizle, doğayla daha tam olarak bağlantı kurma ve koşuşturmacadan bir mola verme şansı, günlük hayatın koşuşturmasından kaçarak çoğumuz parkta yürüyüş yapacak zaman bulabiliriz.

Haydi ne duruyorsunuz öyleyse yürümeye…

Kaynaklar:

İlk yorum yapan olun

Yorum Yazınız